DSC_0402222

Toplama!

Geçen gün içimden gelip de twitter’da şakladığım yazıyı paylaşıyorum:

Bugün çok şey yazasım var…
Nereden başlamalı? Kendimden başlayayım en iyisi. Efendim; 27 yaşındayım. Kendi ekmeğimi kazanırım, onu yerim…
…ne başkasının ekmeğine göz dikerim, ne de bal sürerim. Konuşkanlığımdandır hep başıma gelenler; vaz geçer miyim? Hiç sanmıyorum…
Peki o zaman başarılı olabilir miyim? Elbette! Öyle olmayacak olsa bu ülkede ne çok konuşan var. Hem dolu hem boş…
Yaşar mıyım? Elbette! Herkes yaşıyor bir şekilde, ama yarım ama tam. Ama eksik ama fazla. Benim ne farkım var? Onu da anlatayım:..
Her şeyi severim arkadaş ben! Herkesi severim! Adem’den olma, Havva’dan doğma herkesi. Sokaktakini, apartmandakini, evimdekini,başkasının…
…evindekini. Bakanı, bakmayanı. Kısaca herkesi ya işte. Bitek saymayanı sevmem! Anam olsun, babam olsun! Bacım olsun, kardeşim olsun!..
…Saymayanı SEV-MEM arkadaş! Ha bu ben saymayanı değil tabi. Memleketini saymayanı, vatanını saymayanı, halkını saymayanı, kısaca…
…ekmek almaya giden adamı bile saymayanı sevmem!
Kendime mi ne katmalıyım? Ohoooo, daha yolun başındayız be oğlum! İş güç sahibi olup, “aha herşey tamam, ben oldum” diyenlerden değilim…
…diyorum ya, çok konuştuğuma aldanma. Konuşuyorum da, biliyorum sanma. Tek bildiğim şey, konuşmam gerektiği. Bu yüzden mi…
…mütercim-tercüman olmaya koyulduk acaba? Kendimi kendi dilimde, kendi halkıma anlatmak yetmemiş olsa gerek. Fransızın da başını ağrıtacam
…İngilizin de, Alman’ın da, Belçikalı’nın da… Ehh! herkesin be işte =)
…Ne çok herkes dedim bugün? Sayan oldu mu? Herkesi seviyorum ya, ondandır. Çok nadirdir “nefret ediyorum” duyan benim ağzımdan.
Ha, neyden mi nefret ediyorum? Kansızlığımızdan. Soyumuzu sopumuzu, televizyon denilen aptal kutusundan öğrenmemizden. Ne verilirse onu…
…yememizden. Sağdakinin ekmeğine göz dikip,soldakinin karısına ilişmemizden. Uzaklara göz atıp, yakınlara göz dağı vermemizden. Kısaca…
…kendimizden tiksinmemizden nefret ediyorum.
…ha bir de, bugünlerde dişlerimi çok sıkıyorum. Bundan nefret ediyorum. Kontrol edemiyorum. Birilerinin dişini eline versem ya?..
…ne diye kendiminkini sıkıyorum. Bitsin be okul, yıkılsın umutsuzluklar. Olm ne zormuş okuyup da çalışmak. Verilen sözler bir kayaymış…
…ben altındaki yılanı görememişim. Çomak sokmak mı deniyordu buna?
Adam ne güzel yazmış bak:

Je suis née avec mes défauts
Mais aussi avec mes qualités
Ma famille m’a fixé des idéaux
Je ne voulais pas les désappointer

En grandissant, je ressemblais à ma mère
Tout en étant une fille timide et réservée
J’ai souffert de l’absence de mon père
Ma personnalité s’est ainsi façonnée

Malgré ma gêne, j’ai toujours su foncer
J’avais du mal à me faire une place
Mes épreuves m’ont aidé à me relever
Et m’ont permis de sortir de ma carapace

Je ne veux pas me changer pour plaire
Je dois savoir demeurer telle que je suis
Respecter les autres, c’est ce que je vais faire
Sans les juger et ce, à chaque jour produit…

diye gidiyor.,

 

horizon

Yine başlangıçlar…

Nereden başlamalı bilmiyorum yine yazıya. Yine en iyisi, yazmayı unuttuğum veya vaktim olmadığı anlardan başlayayım.

 

Evet uzun zamandır yazamıyorum çünkü yine köklü bir değişiklik içerisindeyim. Her ne kadar istemesem de, geçtiğimiz sene benim için “acı” ve “hayal kırıklığı” olarak başkentlik yapmış Ankara’dan bir çabuk telaş ve soluk ile ayrıldım. Artık bu lanet olası şehir İstanbuldayım. Hayatım 10 günde hiç değişemeyeceği kadar değişti ilk önce, yeni bir ev, yeni bir iş, yeni bir hayat. Sadece kendi ayak seslerim ile yankılanan bir dört duvarı, zamanında hayallerini kurduğum(belki de kurduğumuz) şekilde döşemeye çalıştım. Güzel de oldu sanki. Dışarısı her ne kadar soğuk olsa da, içimdeki kendime olan sevgim ile donattım evi öncelikle. Eşyalarım henüz gelmemiş olsa da, sanırım “bana ait” olmanın verdiği sıcaklık yetti. Oturdum, kokladım, dinledim. Kendi kararlarım, kendi hayatım, kendi çilelerimle yine.

 

 

DSC_2366 DSC_2367

 

Yine o tanıdık 8-5 koşuşturmacayı yaşıyorum uzun zamandır. Ancak son 4 günüm. Bitmek üzere. Akşamları geldiğimde yorgun bitkin olmama rağmen, oturdum tek tek mobilyaları kurdum =)[Tabii birçok mobilyamı kürkçü dükkanı olan IKEA’dan temin ettim euahsuahe]

Kendi evini kurmak, adım adım değişimini görmek böyle birşey demek ki. Aynen hayat gibi. Yıkılan köprülerinizi, zarar verilen o narin gönlünüzün eski püskü tahta sandığını onarmak gibi.

 

DSC_2377

DSC_2382

IMG-20160106-WA0009

Tabii bunda Erkaycığımın, Neşeciğimin ve Mustafacığımın da birer ikişer emekleri oldu 😀

Şimdi tabii bu yazıyı okuyan meraklı gözlerin yavaş yavaş sabrı dolmaya, sosyal medyada kudurmaya, eski defterleri karıştırmaya başlayacaktır.(Ben onu iyi bilirim) Tek diyeceğim o ki, geçmiş bir iki yazımdan da okuyacağınız üzere, ben artık terkettim. Çünkü elimden gelenin de fazlasını yaptım. Bir kere değil, birden fazla kez kendimle dalga geçilmesine müsaade ederek. Dolayısı ile o mevzuu hakkında yazmamı bekliyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Çünkü insanların hiç değişmeyeceğini, “Senden sonra asla”ların önce bana sonra kendine söylenen en büyük yalan olduğunu defalarca söyledim. Nitekim haklıymışım da… Budala! Hayatımda kimseye beddua etmediğim gibi, mutlu insanların mutluluklarını ancak paylaşabilmek için kıskandım. Ben ne fotoğraflara, ne düzinelerce sesinin olduğu video’ya saygısızlık etmedim, etmeyeceğim! Sen her ne kadar bozuk para gibi kelimeleri harcasan da! Bunu da böyle bilesin, sen ahmak, evet sözüm sana =)

 

Neyse,

Ne diyordum? Hah tamam. Köklü değişiklikler işte. Hayalimdeki işe, yine hayal ettiğim yerlerden birinde başlamak üzereyim. Sağolsunlar öncelikle ailem olmak üzere(Teyzelerim, eniştelerim hepsi!) eski yeni tüm dost/arkadaşlarım yanımda oldular kararımda. Dualarını eksik etmediler. Hatta benimle beraber KMlerce yol katedip yanımda oldular. Bir kez daha buradan ne kadar teşekkür etsem de, yine yetmez!

DSC_2390

DSC_2388

Gökyüzü beni bekler…

Kanatlarımı göğüsüme taktım. Umarım Allah utandırmaz. Çünkü hayattaki her tozlu adımım gibi, bunda da çok büyük emek, çok büyük fedakârlıklar var.

DSC_2395

Şimdilik OVER AND OUT 😉

İlk iş günümden sonra bir geleneği daha bozmayıp, buraya yazarım 😉

 

 

 

Dreams

Kimi geceler…

Selam,

:oğumuzun başına geliyordur eminim. Kimi geceler omuzlarınızda dünyayı taşımışcasına yorulmuşken, yatağa atarsınız ya kendinizi. Hatta öncesinde belki sıcak bir duş(mevsime göre ehhe) alınır, tüm sinirler yatıştırılır, kan akışı düzene girer tekrar, kaslar gevşer, umut sarıkaya’nın da resmettiği gibi “duygusal duş” dur bu. O yüzden tüm düşüncelerden akan duyun dünyadaki tüm pislikleri ve kötülükleri süpürdüğü gibi, o düşüncelerden de kurtulursunuz ya…

 

İşte, tam da kurtulduğunuzu sandığınız, tertemiz yastığınıza, bulut beyazı çarşafınıza başınız deydiğinde; gelir alır o düşünceler yerini. On, yirmi dakikalar, sonra da yarım saatler çalar vaktimizi bir saatlerden. İkinci saatin sonunda, üçleri sayarsınız. İşte öyle bişey benimkisi. Bazen çok başka yerlerde buluyorum kendimi 😀 Şimdi bunu yazarken de gülümsüyorum. Başka başka hayatlarda, aynen çocukluğumdaki gibi, satın aldığım bir bisikleti, bindiğim arabayı, hayalini kurduğum evi görüyorum bazen. Çocuklarımın yüzünü hayal edemiyorum ama. Belki de gönlümün odaları bomboş, yankılanıyor kalp atışlarım ile. Ondandır. Bazen kıpkırmızı kumsalları olan bir “olimpos”da oturuyorum tek başıma, bank var denize nazır, dalıp gidiyorum. Dalgaları duyduğuma yemin ederim. O kızıl kumların, daha henüz batan güneşten kalan sıcaklığı… Ayak parmaklarımı büküyorum mutlu mutlu. Ellerimle avuçlar gibi, tek tek kum tanelerini avuçluyorum. Hafif bir meltem tabii ki var, hangi hayalde yok ki? =) Daha çok kafamdaki şapkaya takılıyorum. Üşüyor muyum ki? Bazen de taşlara oturuyorum, mutlu mutlu ayaklarımı sallıyor, bacaklarımın ne kadar uzun olduğuna bakıyorum. Hangi batık gemiden olduğunu bilmediğim bir tahta parçasını alıp elime, karıştırıyorum sahildeki büyük beyaz çakıl taşlarını. Hepsi de ne kadar yuvarlak? Su döve döve adam etmiş hepsini. Ruhumuz gibi. “Su temizdir, su güzeldir.” derlerdi; şimdi daha iyi anlıyorum.

DSC_1037edit

 

İnsanın geleceğine dair “öngörülü” ya da “ileri görüşlü” olmaması çok acıdır. Şükür ki bunu sık sık yaşamıyorum ancak, yaşadığım zaman da işte bu yukarıda bahsettiğim hayaller saatler sürüyor.

Çok acı değil yalnız olmak, insan elbet buluyor gönlünü dolduracak bi eyleti. Arkadaşlar, dostlar, gelir geçerler, geçmiş hayaller,..

Öyle işte. Allah beni kimsenin “yarım bırakan”ı etmesin. Vebali büyük, gönlüm temiz şükür.

 

shocking

Attım gitti…

Bir insanın en çok istediği şeylerden biridir bir düşünceden kurtulmak. Çoğu zaman yapamayız. Bunun sebebi psikolojik olsa da, insan gücünün neler yapabildiğine defalarca şahit olmuşuzdur. Ben şimdi size “Sakın kırmızı bir elma düşünmeyin” desem ne yaparsınız? İster istemez düşünürsünüz tabii. Ancak söz konusu unutulması gereken isimler ve anılar olunca, bu işi hızlandırmak sizin elinizdedir; tabiiki bu şahsi fikrim.

Hiç olmadık zamanlarda gelen bu gereksiz düşüncelere sahiptim uzun zamandır. Her ne kadar hayatımın akışını etkilemesine izin vermesem de, insanoğlu olduğum için bi’anda kendimi onları düşünürken buluyorum. Bunun bir çaresi olarak tamamen kendimi kontrol etmeyi öğrendim son bi’kaç ayda. Çünkü bu konu üzerine uzun uzadısıya düşündüm. Bak yine düşünmek dedim =)) Neden olmasın? dedim. Hallettim sonunda. Kafamdan istemediğim bir düşünceyi onun yerini alacak daha güzel bir anı ile değiştiriyorum. Dolayısı ile pavlovun köpeği gibi, ne zaman eski düşünce dilime, beynime hücum edecek olsa, bi’anda yerine koyduğum düşünce beliriveriyor. Kendi kendine bir defans mekanizması yani. Ne güzel değil mi?

Evet ben de güzel buluyorum. Daha güzel olan şeyleri düşünmeyi, daha yararlı şeylere kafamda yer vermeyi, deyim yerinde ise, aklımda çiçekler açmasını, yangınlar olmasına yeğeliyorum. Hayat akıp gidiyor. Durduramadığımız tek şey zaman olunca, her saniye değerini bir sonrakinden ödünç alıyor. Hayatım bu zaman borçlanması ile akarken, benliğime ve ruhuma bir şekilde bunun borcunu ödemek zorundayım. Bunu da yukarı kısmı besleyerek başarıyorum. Aksi taktirde iffet ile baktığım insanlardan farkım kalmıyor. beni ben yapan bu düşünceler, bu yazdıklarım ve nice buraya yazamadıklarım.

Sizden kurtuldum kötü düşünceler, yersiz ve gereksiz anılar. Bilginiz olsun.

Kıssadan hisse.

Görüşürüz anacım, baaaaaaay.

 

1570003

Oysa ki…

Oysa ki ne kadar mükemmel bir gündü Ahmet için. Ahmet diyorum çünkü Ahmet sen ve ben gibi. İçimizden. Herhangi birisi. Her gün karşımıza çıkan birisi. Aynen her gün karşımıza çıkabilcek olaylar gibi.

 

Dalgalı sahile karşı oturdular Ayşe ile. Gün neredeyse batmak üzere. Hafif bir meltem esintisi var. Hani olur ya, yazın çok terlediğinizde içinizi serinleten o tatlı meltem. Hah işte ondan. Aylardan Mayıs. Martılar her zamanki yerinde, yine simit atanları kovalıyorlar. Balık tutan amcalar bile aynı yerde. Balonu gökyüzüne uçan küçük kız çocuğu da yine her zamanki yerinde, başını kaldırmış gökyüzüne bakıyor, belki döner diye. Birazdan ağlayacak. Gün yine batıdan batıyor. Zaten doğudan da doğmuştu yine. Yani kısacası yine her şey olması gereken gibiydi. Yine turuncuydu güneş, yine nefes alıyorduk biz. Bir tek şey hariç. Ayşe. Arkasına bakmadan çekip gitti. Dün Ahmeti olduğu gibi sevene Ayşe, bugün o özellikleri ile aşık olduğu adamın, yine o özelliklerini eleştirdi ve çekti gitti. İşte bu kadar basit kadınlar için “aşk” dedikleri şey. Aylarınızı, yıllarınızı, ömürlerinizi, sevgilerinizi, saygılarınızı çalarlar, alıkoyarlar, ama hep ilk onlar terk ederler. Hem de ne için? Sizi siz yapan özellikleriniz için. Kısacası; sizi siz olduğunuz için severlerken, siz olduğunuz için de nefret ederler sizden. En büyük ortak özellikleri bu kadınların.

 

Bugün yine bir Ahmet üzüldü, yine bir Ayşe terk etti. Bugün yine sıradan bir gün. Her zamanki gibi senaryo. Değişen bişey yok. . Nasılsa yan yatmıyor gemiler, eteklerimizde de güneş rengi bir yığın yaprak yok… 😉

once

Hayatta en az 1 kez…

Evet.

Hayatta bana göre en az bir kez yapılacak şeylerin büyük bir listesi var.

En az bir kez onyüzmilyon baloncuklu bir gazoz içeceksin mesela. İllaki gazlı bişey içeceksen mümkünse cam şişeden içeceksin. Bir kez elini yüzünü umursamadan karşındakine çocukça gülümseyerek, her yerin sos içerisinde hamburger yiyeceksin. Fotoğrafını bile çekseler umursamayacaksın. Hayatta hiç yapmadıysan işportada pazarlık edeceksin. Maksat 3-5 aşağıya almak değil, maksat güzellik. Bir kere bile olsa yüksekten düşeceksin. Ölmemek şartıyla. Tüm cesaretini toplayıp 10 dakikalık nefesini bir kerede içine çekip, yüksekten suya düşeceksin misal. Bir kez denizde gözünü açacaksın, en az bir kez. O güzelliği göreceksin. Çırpınmayı, kulaç atmayı bırakıp bir kez de olsa suyun altındaki sesleri dinleyeceksin. O çıkırtıları, o deniz kabuklularının birbirleri ile çarpışmasını belki. Hiç sevmesen bile hayatta, bir kez el şakası yapacaksın ya! Yap yani. Ama yerinde yap. Kimseyi kırmadan incitmeden.

Bir kere de olsa sarhoş olacaksın. İster alkolden ol, ister gülmekten, ister aşk sarhoşu ol. Aşk demişken: Bir kez parmağına o yüzüğü takacaksın en az. Boş eller hoş olmuyor bir kere. Takınca da vazgeçemiyorsun kolay kolay. Bir kez gönülden seveceksin. Her ne kadar şerefsiz haysiyetsiz bir insan da olsan, yaradan mutlaka seni ters düz edecektir. Bir kez gönülden seveceksin. Bir kez de olsa oturup dua edeceksin. Ellerini açıp, başka hiç bir çaren kalmadığında, her kime, neye inanıyorsan. Adını ister Allah kolay, ister Tanrı, istersen de Güneş. Ne olursa olsun bir kere hayatta sığınacaksın. “Ben sığınmam” deme. Ölmeden son nefesini verirken sığınacaksın elbet. Herkesin bir mabedi var.

Bir kere de olsa birine sadaka vereceksin. Sonra hayaller kurup, o akan burnu suratında donmuş çocuğun akşam eve gittiğinde nasıl bir hayat yaşadığını hayal edeceksin. Etmelisin. Etmelisin ki, haline şükredebilesin. O muza bineceksin arkadaş. O tatil yerinde herkesin bindiği muz varya o muz. Hah işte. Ona binecen bak. Ahahahahah. Ben daha binmedim. Hayalini kurduğun bir arabayı süreceksin. O makine altında titrerken, sen her kırbaçladığında coşarken, ya da hızlı olmasına gerek yok ya, resmen filmlerdeki gibi, eski 88 model bi BMW, açacaksın camı, gün batımı, uzuuuun saçlarını yalayacak rüzgar. Bir kere bunu yaşacaksın. radyoda tam da o an, en sevdiğin şarkı da çıktı mı, hmmmmmmmpf, deyme keyfine.

Oturup bir falezden gün batımını izleyeceksin en az bir kere. Ölmeden bunu görmen kaçınılmaz. Yanında da güzel bir dostun olsun ama. Vurun birer kadeh. Şenlensin ortalık. Zaten sonra konuşmaya başlarsınız.

Gideceğin yerleri erteleme! Sakın ha! Kimse için, hiçbir şart altında erteleme! Sonra pişman oluyorsun. En az bir kez aklındaki yerlere git. O internetten gördüğün pozların hepsini çek. Çok mu sıradan? Ulan olsun be. Görmedim demezsin. Çok önemli.

“Ayyyh ben anlıyorum da konuşamıyorum” deme hiçbir zaman. En az bir kez konuş senin dilini bilmeyen biriyle. Merak etme, o zaman seni öyle ya da böyle anlayacak. İnsansın sen. Karşındaki de insan. Bi yolunu bulursunuz. Başka hayatlara dokunmaktan çekinme. En az bir kez ne yerler ne içerler sor. Salak salak sex muhabbeti yapma çocuğum. Olacak bişey varsa en az bir kez olur zaten. Nerde doğmuş, nereye gider en az bir şehir ismi söylesin sana. Sen de onu cebine koy.

En az bir kez cenazeye katıl. Evet üzücü. Ama insanın hayatına çok şey katıyor. Ben en yakın dostlarımdan birisini gömdüm. Değişik bir his. Mekanı cennet olsun.

En az bir kez boş yolda, boş bir binada ya da şehirde bulun. İnsanlar yokken nasıl olabilir düşün. Hayallere dal. Ne bileyim. Belki nüfus sayımı. Belki de gecenin 3ü 4ü.

En az bir kez kağıt helva ye. Arasında da dondurma olsun. Ha dondurma demişken, yiyebilirsen AOÇden ye dondurmayı. Daha iyisini zor bulursun. En az bir kez bir hayvanı sev ellerinle. Sana muhtaç birşeyin nasıl baktığını gör gözlerine. Yakınlaş korkma. Zaten kendini sana teslim eden hayvan ıssırır mı hiç? Tek istedikleri azıcık şevkat, azıcık da şımarmak. Karşılıksız sevgi çoğu zaman hayvanlarda.

Anahtarını bir kez kapının arkasında unut. Salak gibi kredi kartıyla kapının dilini itmeye çalış en az bir kere. Çilingire para vermeyecen ya 😀

Hiç huyun değilse bile en az bir kere yemeğini yapana teşekkür et. Ama içten olsun ha, gözlerine bakarak. Çok şey kazanırsın. O kişi yatağını da düzlüyorsa, çamaşırını da yıkıyorsa hele, eşşeklik etme. Evlenirsen hayat müşterek. Ama işinize gelirse değil. Her zaman müşterek. Seni mutlu edeni en az bir kere güldür ki, güzel hatırlasın seni.

Birinden ayrılırsan, ya da küserseniz: Salak gibi unutmaya çalışma. Unutamazsın. Zaten anlamı ne ki? Zorla mı ayırdılar?Hafta en az bir kez güzel anılarınızı hatırla. Varsa beraber aldığınız üç beş çaput. Atma sakla. Lazım olur. “Salaksın” dediğinizi duyar gibiyim. =) Bence asıl salak sizsiniz.

Boncuklu tabanca ile ateş etmediysen, suda yüzen balonları vurmadıysan, düdüklü lolipop yemediysen, yumiyum için savaş vermediysen, “eti pufun en vitaminli yeri dökülen taneleridir”i bilmiyorsan, pokemon akşamları nedir senin için anlam ifade etmiyorsa, sokakta arkadaşlarınla hiç çekirdek çitlemediysen, saklambaçta gece karanlığında kafanı yarıp eve gitmediysen, dikiş atılmasına rağmen oyuna dönmeyi sayıklamadıysan, komşunda yatıp kalkmadıysan, annenin gününde mercimekli köfteyi sanki oksijen tüpünmüş gibi sahiplenmediysen, uçan balonun olmadıysa hiç, kasetten kayıt dinlemediysen, bu bahsi geçen kasetler ile kurşun kalem arasındaki ilişkiyi bilmiyorsan, kurşun demişken, kurşun askeri okumadıysan, laz bakkal kimdir bilmiyorsan, tahsin amca nerden çıktı diyorsan, minik kuş gerçekten minik midir bilmiyorsan, pazar günleri saat sabah 10da neden tüm çocuklar ayaktaydı hiçbir fikrin yoksa, düğün arabasıın önünü kesmek ne demek, nikahtan badem şekeri çalmak nedir bilmiyorsan, kısacası çok uzatmadan, gerçekten çocuk olmak nedir bilmiyorsan, en az bir çocuğuna, bir kez öğret bunları. Bunlar halen güzel şeyler. Çağları geçmiş olabilir ama, bunlarla büyüyen bizler kötü insanlar olamadık. Senin çocuğun da olmaz.

Bir de son olarak, bir kere “bilmiyorum” diyin be kardeşim en az. Hatta bunu sık sık kullanın bak. =)

 

Haydi selametle 😉

çanakkale

Dur yolcu…

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

– Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela…
Hani tauna da zuldür bu rezil istila…

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,

Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz…
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Huda’nın ebedi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyetler eder istiab.

“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

motivation-1280x1024

Motivasyon adına

Bir çok insan yaşama amaçlarına ulaşırken motivasyonu araç olarak kullanır.
Ben bunların dışında bir insanım.

Motivasyon kimi için ekmek kapısına bağlılıkta bir yardımcı,
Kimisi için de hayata tutunma sebebi olabiliyor.
Tabii bunlar çok basit ve gelirgeçer örnekler olduğu için derinliğini anlamak adına biraz düşünmeniz gerekebilir. Şöyle açıklayayım:

Bir çocuk düşünün. Tamamen amaçsız şekilde evdeki abisine legodan yaptığı evi gösteriyor. Sonra geliyor “Daha ne yapayım?” diyor. Abi cevaben bi’ kaç eklenti söylüyor, çocuk ise denilenleri yapıp geri geliyor. Ve birdaha ve birdaha.
Sonunda abi başından savıyor çocuğu türlü bahanelerle. Yalnız çocuk bıkmıyor. Sürekli farklı şeylerle geliyor. Sürekli ilgi, sürekli ilgilenilmek istiyor.
İşte bu çocuğun durumunu düşünün. Bu apaçık motivasyondur. İstediği ve amaçladığı duygusal düşünceye körükörüne bağlıdır ve bırakmaya niyeti yoktur.

Öte yandan bir de benim gibiler var. Ben motivasyonu araç değil amaç olarak görenlerdenim.
Motivasyon sahibi olabilmek için yaparım, motive olabilmek için çizerim, motive olabilmek için yazarım.
Yaptığı her şeyin hem bir mantıklı hem de bir duygusal açıklaması bulunur. Her sağlıklı insan gibi. Yalnız bunları dayatırken motivasyonum öncelikli gelir. Bir işi yapmışken ya da yapacakken motive olacak mıyım buna bakarım. Bunu etrafımda pek göremiyorum. Nedenini bilemiyorum ama çok fazla böyle insan ile karşılaşmıyorum artık. Çocukken çok daha fazlaydı bu tarz insanlar, artık insanlar başarı, sevgi, aşk, mutluluğu bulabilmek için önce motive ve mutlu olmaları gerektiklerine inanıyorlar. Peki ya tüm bunlar millet olarak mutsuzluğumuzun sebebi ise?
Peki ya bu yanlışsa? Peki ya aslında aşkı bulabilmek için önce motive olmak değil, motive olabilmek için aşkı bulmak gerekiyorsa? Bunu hayatınızda amaç için uğraşılan her şey indirgeyebilirsiniz. Bi’ deneyin derim.

20117313753

Tek kişilik…

Elif her şeyin başlangıcı. Hz. Mevlana demiş ya:

“Aşk da tıpkı elif gibidir,isminde gizlidir,ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. […] Elif kainatın anahtarıdır.”

İşte o misal hayatım. Tek kişilik.

Ne kadar da zormuş birinin koluna girmeden yürümek? Bu ayakları hiç yürümedi mi?
Ne kadar keyifsizmiş tek başına yemek yemek. Hiç mi yemedim?
Yediğim yemeklerin bile bulaşıkları tek kişilik. İçtiğim kahve fincanı tek başına. Tepsiye gerek yok.
Valizim tek kişilik. İki don bi atlet. Ne bir ten kokusu, ne bir saç tokası içinden düşen.

Tek kişilik kaldırımlar. Benden bir taneye daha yer yok. Geçmek istesen geçemezsin.
O tunalıdan kızılaya koooooskoca bulvar. Tek kişilik. Benden bir tane dahaya yer yok. Düşüncelerim o denli kabarık. Gözlerimi açıp kapamamla tek ben oluyorum yine.

Be ulan, dolmuşa bile binerken “tek kişi” uzatıyorum parayı.
Luna parka gitsem biletçi soracak “kaç kişilik bilet abi?” diye. Ben nasıl diyeyim tek kişilik diye?
Peki ya sinemalara ne demeli? Bir konser? Bir masada içki? Hepsi tek kişi için.
Hepsi neyse de, tek başına film izlemek…
Ne yaslanacak bir omuz, ne de lolipopundan ısırık çalan birisi. Yediğin patlamış mısır bile fazla gelir.
Cebindeki peçeten, elini tutsun içinden diye boşalttığı cepler bile tek kişilik artık. Fazlasna gerek yok. Kendine yeteri kadarını al yeter.

Yediğim dondurmanın ikinci topu gereksiz. “Belki tadına bakacak” kimse yok. Bugün tek kişilik tatlıma konulan ikinci servis de öyle. Paylaşacak kimse yok ki? Niye koyarsın be adam. Bile bile mi yapıyorsun.

Simit atacam kuğulu parkda kuğulara. Tek simit fazla geliyor. Yarısını ben yiyorum. Tüm simidi ne yapsın oncacık hayvan. İki kişi olsan, ikiye bölersin. İki kuş yer. Ama yok. Yok işte… Tek kişiye yarım simit yeter.

Her şey tek nefes kendimle. Bir yerden bir yere yürümek tek nefeste. Düşüncelerim de tek avazda. Çünkü düşüncelerimi bölen bir ince ses tonu yok. Aklımı karıştıran teninin kokusu da. Hepsi tek nefes. Sonra yine gerçektesin.

Bugün herkes bile tek tek biniyor otobüse be. Sırayla. İnadına mı yapıyorsunuz! Tek tek sayıyorum otobüsün camından yansıyan ışıkları. Tek olmasam sayar mıydım hiç? Ne bileyim. Kimseye değil lafım. Ama tek olmak; bilemedim…

Bilemeyecek ne var be oğlum? Tek kişiye alırsın evi. Bineceğin arabayı. Yatacağın yatağı.
Tek kişilik olur işte gardrobun. Giyeceğin eşyalar hep tek sıra. Dolduramazsın yoksa. Tek kişilik çamaşırın çıkar. Tek kişilik bulaşık yıkarsın işte. Bi kavanoz kahve alırken bile tek kişilik alırsın. Demlikler fazla gelir sana be oğlum.

Tek kişilik anahtar yaptırırsın. Yedeğe gerek yok. Tek kişilik arabana bindiğin gibi, tek başına yola çıkarsın ne olacak. Tek başın için verirsin benzin paranı. Tek kişilik alırsın sabah kahvaltını. Ne var bunda? Tek kişinin gözlerini hayal edersin işte. Doğacak çocuklarının gözlerini hayal etmeye ne hacet. Tek kişilik bi hayata sığdur işte şu yazdıklarını. Kalın olmasın. İncelik hoştur. Aynen Elife benzer.

Ha bir de, tek olmanın öteki tarafı var. Etrafındatek olmak. Tek dürüst kalan olmak var. Ne çıktıysa ağzından, onu yapmışsındır. Boynu tek dik olan olmak var. Tek boynu bükülmeden gezen olmak var. Tek vicdanım rahat da be, o var işte.

Küçük beyinli insanların dört duvarı da en fazla 3 metre kare olur. O yüzden kendilerini “mekan”larda harcarlar. Zamanlarda kaybolmak herkesin harcı değildir. O mekanlar zamanı yutarken, farkına varmazlar. İşte sonrasında; keşkeler başlar. O akıp giden zamanı kim durduracak? Ne bıraktın ardında? Bir boş bira bardağı, iki tane kıytırık fotoğraf. İçmeyi de beceremezsin ki sen. Hemen hoş olursun.
Bu insanlar işte yukarıda bahsettiğim; benim gibi tek olamayanlar. Olsun be, bu bile güzel değil mi? Güzel tabii. Kainatın anahtarıdır işte Elif olabilmek. Tek olabilmek. Her şeyin başlangıcı olabilmek. Görünmeden sevebilmek, ama okunmamak. Tek kişilik iyidir…

Tek kişilik.

İyidir.

Haydi eyvallah…

helping-climb

S.O.S.

Öncelikle bu yukarıdakini dinleyip, moda girin öyle gelin okuyun.

Her insanın bunaldığı daraldığı zamanlar oluyor. Hepimizin olmuyor mu?
Önemli olan elinizi uzattığınızda nereden tutunuyorsunuz.

Soğuk bir metal parçası ise tutunduğunuz; kendi başınızın çaresine baktınız demektir bugüne kadar. O merdivenleri teker teker çıkmışsınız demektir hayatınız boyunca. Yerler soğuk beton, demir parmaklıklar paslı, boyasız ve can sıkıcıdır. Sesiniz çıkmaz, çıkan sesiniz de boş koridorlarda yankılanır. Gitgide yukarı tırmanır. En son da geri size döner. O zaman anlarsınız: Yalnızsınızdır. Dermanınız kalmaz. Oraya çöker kalırsınız.

Eğer tutunduğunuz bir dal ise; doğada, yağmurda, taze toprak kokusu ve kavak ağaçlarının sesinde buluyorsunuzdur aradığınız yardımı. Gözünüzü kaldırdıüınızda içinize yaşamı yerleştiren güneş ordadır. Dibine nefes aldığınız kavak ağacı taze taze sallanırken, yapraklarının sesi birazdan sizi serinletecek rüzgarın habercisidir. Yİne bağırırsınız. Ancak bu sefer doğa alır götürür sesinizi. UZaaaaaak dağlardan yankılanır sesiniz. Ancak siz duyamazsınız. Doğa; sizin için bir yastık gibi kucaklamıştır yardım çağrınızı. Yüzünüzü serinleten suları ile, gölgeleri ile, hafif esintileri ile yanınızdadır. Teninize dokunur doğa. Sinir, stres kalmaz. Terk edemezsiniz. Çünkü geldiğiniz yere dönmüşsünüzdür.

Eğer sizi tutan bir sıcak el ise; o zaman dost edinmişsiniz demektir. Gerek erkek, gerek kadın. Anlatırsınız. Gerçek dost önce dinler. Gözlerini kırpmaz. Telefonunu kapatır, koyar kenara. Siz anlattıkça suratı buruşur. Sizin gönlünüzdeki çıbanı kendi gönlünde hisseder. Siz ne kadar bunalırsanız yarısını da o bunalır. Kalbi sıkışır siz anlattıkça. Terlemeye başlar. Siz bunu gördükçe gurur duyarsınız. Eğer size sarıldıysa az önceki yarısı tamamlar. Bir elmanın iki yarısısınızdır. Sizi ne kadar keserlerse, o sizin kadar kanar. Sizin kadar kanı akar. Sonra “konuş” dersiniz. Siz az önce ne kadar anlattıysanız o kadar susar. Gözleri siz anlatırken konuşmutur zaten. Sözlere, kelamlara yer yoktur aranızda. Bir dudak hareketi ile “dostum” der, size dokundurur dertlerinizle buruşmuş ellerini, omzunuza koyar. Ufak bir darbe ile sizi teselli eder. Yine bağırırsınız, bu sefer gözleriniz çıplık atar. Kalbiniz 100se 150 olur. Bu da bir çığlıktır. Haykırıştır. Dostunuz elini kalbinizin üstüne, başını göğsünüze koyar gerekirse. Susturur. O bağıran yüreğinizi sessizliğe gömer. Gözünüzdeki çığlıkları dindirir. Artık onun gözlerinde huzur bulduğunuz ne varsa o vardır. BU sefer siz susarsınız. Şükredersiniz yine.

Ban göre hangisi mi iyidir?
Cevabı size bırakayım…

justice

-mısın -misin?

Üzgünüm mü diyorsun? O zaman öyle ol ya da görün.
Uyuyamıyorum mu diyorsun? O zaman ya uyuma, gözlerin şişsin, ya da böyle söyleme.
Acı mı çekiyorsun? O zaman dibine kadar çek çekiyorsan.
Mutlu musun? O zaman kendi içinde yaşa, milletin gözüne sokma.
Dostum var mı diyorsun? Merak etme, onlar iyi gün dostu.
Arkadaşlarım mı var diyorsun? Zaten onlar yoklar.
Seviyordum mu diyorsun? Sevseydin böyle mi olurdun?
Ağlıyorum mu yazıyorsun sağa sola? Ağlıyorsan o gülen fotoğraflar kimin?

Yukarıdaki senden büyük. Merak etme. Aldığın kul hakkı yanına kalmaz.

Celaleddin Rumi demiş ya:

Güneş gibi ol şefkatte,merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde,cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede ,asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda,mahviyette.
Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol.

Hah işte, benim yazdıklarım sana vız gelip tırıs gidiyorsa, yukarda ceddinin yazdığı var. En azından ona saygın olsun.
Haydi eyvallah…

Come on in!